Please download to get full document.

View again

of 20
All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.

DEVLET ENTRİKALARI DERİN ÇATIŞKI

Category:

Book

Publish on:

Views: 60 | Pages: 20

Extension: PDF | Download: 0

Share
Related documents
Description
DEVLET ENTRİKALARI DERİN ÇATIŞKI BİRİ PİSLİĞE O KADAR BATMIŞTI Kİ, ÇAMURLUYU GÖRÜNCE YIKANMIŞ SANDI. BİRİ BENLİĞİNİ O KADAR SATMIŞTI Kİ KİRALAYANI GÖRÜNCE DÜŞMANIM SANDI. KEMAL KAPLAN - 23 Temmuz 2012
Transcript
DEVLET ENTRİKALARI DERİN ÇATIŞKI BİRİ PİSLİĞE O KADAR BATMIŞTI Kİ, ÇAMURLUYU GÖRÜNCE YIKANMIŞ SANDI. BİRİ BENLİĞİNİ O KADAR SATMIŞTI Kİ KİRALAYANI GÖRÜNCE DÜŞMANIM SANDI. KEMAL KAPLAN - 23 Temmuz 2012 Olumsuz etkilerini zaman zaman hissetsem de, meslek hayatıma İslamcı bir gazetede başlamak, bazı ilişkilerin farkındalığı açısından her zaman faydalı olmuştu. Bir dönemin çok tartışılan olaylarının bu gazetede görev yaptığım esnada zuhur etmiş olması mesleki açıdan gelişimimi de hızlandırmıştır. Bu da artılarından biri. İşte bu dönemde gazeteye; Murat abi olarak hitap ettiğimiz, ama ilişkimizin nasıl başladığını bugün hatırlayamadığım, bir karış sakalı bulunan bir zad gelir-gider oldu. 90 lı yıllarda Cezayir de İslamcı parti FIS in iktidar olması ve ardından da askeri cuntanın yönetime el koymasıyla patlak veren iç savaş, Türk basınının da yakın takibindeydi. Ancak haber alma sıkıntısı vardı. Bir tarafta cunta güçleri, diğer tarafta radikal İslamcı örgüt GIA Cezayir i kana buluyordu. Haber akışı her zaman mümkün olmuyor, bu durumda olaylardan da haberdar olamıyorduk. İşte Murat abi böyle bir dönemde çıka geldi gazeteye ve Cezayir ile haber akışını sağlamaya başladı. İlginç bir şekilde Başlangıçta hiçbir sorgulamaya gerek duymuyorduk. Getirdiği bilgileri derleyip haber şablonu altında yayına hazırlıyorduk. Haberler cuntanın yaptığı katliamlar üzerinde yoğunlaşıyordu. İslamcı örgüt GIA nın ise sadece cuntaya yönelik eylemlerini haber yapıyorduk. Bir süre sonra Murat abinin gazeteye ziyaretleri yoğunlaşmaya başladı. Beni ve bir arkadaşımı gözüne kestirmişti. Her defasında kapıda ismimizi verir, bizi çağırtırdı. Sohbeti saatler sürer, Cezayir de GIA nın zafer kazanacağını ve oradan açılan İslam sancağının Türkiye ye ulaşacağını söylerdi. Sohbetler bizi sıkma noktasına gelmişti. Bir gün telefonla arayıp ofisine gelmemizi elinde süper bir haber olduğunu söyledi. Gazeteci refleksiyle, zaman kaybetmeden Murat abinin Bahçelievler deki emlak ofisine gittik. Ofiste Arap kıyafetli biri daha vardı. Adam Türkçe bilmiyordu. Bize onu, GIA nın üst düzey komutanlarından biri olarak tanıttı. Röportaj talebimizi reddetti. Can güvenliği tehlikeye girermiş Adamın bir arap ülkesine ait pasaportunu gösteren Murat abi, onun Türkiye den çıkmak istediğini, fakat elindeki bu pasaportla mümkün olmadığını, bizim sahte pasaport temin edip edemeyeceğimizi sordu. Afallayıp kaldık. Saf saf birbirimize baktık. Sonra: Sahte pasaportu nereden bulacağız. Biz gazeteciyiz abi sen bizi başkalarıyla karıştırdın dedik ve hemen sıvıştık. O güne kadar pek de sorgulamadığımız Murat abinin ne ayak olduğunu anlayamamıştık, lakin uzaklaşmamış gerektiğini idrak edebiliyorduk. Bir süre bizi aramayan Murat abi, gazeteye gelmeye devam etti. Biz yok dedirttik. Israr ediyor, bu defa telefonla arıyor, görüşmezsek, not bırakıyordu. Adam sülük gibi yapışmıştı bize. En sonunda pes edip ofisine gitmeye karar verdik. Bir iki kez daha görüştük. Bu görüşmelerimizde daha bir radikal olmuş; Türkiye de artık şeriatın gelmesi gerektiğini, Atatürkçü laik düzenin yıkılması gerektiğini söylüyor, bizim gibi vatanını seven inançlı gençlerin harekete geçmesinin zamanının geldiğini işaret ediyordu. İpleri kopardığımız son görüşmemizde bize şunu teklif etti: Haydi gece buluşalım. Şu arka tarafta bir okul var. Ben gözcülük yapayım siz de, okul bahçesindeki Atatürk heykelini kırın. Sizin gibi genç olsam beni kimse tutamaz. Ne eylemler yaparım. Bir süre sonra, emniyet istihbaratından tanıdığım birine, Murat abiyi sordum. Araştırayım dedi. Adam polis muhbiri çıktı. Bir olay daha anlatacağım. Örnekler aslında bugün tartıştığımız ve çözüm bulamadığımız sorunların başlangıç noktalarını oluşturuyor. İkinci bölümden sonra sunacağım diğer örnekler ise taşların yerine oturmasına yardımcı olacak. Bu derin paradoksu anlamanıza yardımcı olacak. ŞEYH-POLİS EL ELE 70 li yıllar sıkıyönetimin astığı astık kestiği kestik dönemler. Yer: Adıyaman. Bir grup İslamcı zevat, şeyhinin de kışkırtmasıyla, sokağa çıkıp, Şeriat isteriz diye slogan atmaya başlıyor. Polis ehl-i tarik müridleri derdest edip, emniyetin yolunu tutuyor. Hepsi nezarete Sırası gelen, sorgulanıp, falakaya çekiliyor. İflahları kesiliyor dayaktan. İçlerinden biri tuvalete gitmek için izin istiyor. Polis eşliğinde nezaretten çıkarılan mürid, ayak yoluna giderken, emniyet müdürünün yarı açık kapısından, içeride oturan şeyhlerini görüyor. Emniyet müdürü ve şeyh koyu sohbete dalmış, kahvelerini höpürdetirken, bizim dayaktan ayakta duramayan enayinin farkına bile varmıyorlar. Ertesi gün serbest bırakılan müridler bir daha şeyhe selam bile vermiyor. Olayı anlatan, emniyet müdürüyle şeyhini kahve keyfinde basan mürid; Aman diyor bana. Sen sen ol. Akıllı ol. Yıllarca kandırılmışız. Sağcısı, solcusu, müslümanı, laiki, maocusu, herkes kandırılmış ÇİLLER'DEN VAZGEÇTİLER(!) SABANCI'YI ÖLDÜRDÜLER PKK dan sonra en çok tartışılan ve bağlantılarının açığa çıkarılamadığı örgüt olan Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi nin (DHKP-C), işlediği cinayetler ve eylemler hâlâ anlaşılamamıştır yılında mensup oldukları Dev-Yol u pasiflikle suçlayan, Alevi ve Kürt kökenli Dursun Karataş ile Bülent Uluer ve Paşa Güven, Mahir Çayan ın THKP-C siyle sancılı bir süreçten sonra birleşerek Dev-Sol u kurarlar. 12 Eylül 1980 den sonra birçok örgüt yurtdışına kaçarken Dev-Sol Türkiye de kalır. Ancak bu kalış öyle plansız ve sıradan bir tercih değildir. Zira art arda işlenen 'kilit' cinayetler bu yapının neden dışarı çıkmadığını gösterir. Tabii bir de başka bir güç adına çalıştığını da... Şüphesiz bu cinayetlerde ismi öne çıkan isim Dursun Karataş tır. Ancak kendisi ne hikmetse her defasında (tam 29 kez) polisin elinden kurtulmayı başarır. Sinan Kukul ve Bedri Yağan polis operasyonlarında öldürülmüş olmasına rağmen, Dursun Karataş tam 29 kez polisin elinden kurtulmayı başarmıştı. Örgütün kurucularından Paşa Güven, 1 Mayıs 1976 gecesi silahla yakalanır ve cezaevine konur. Burada ülkücü mafya babası Dündar Kılıç ile birlikte kalır. Kılıç, kendisi için her zaman delikanlı çocuktur diye bahseder. Mahpus hayatı; uyuşturucu ticareti ve devlet için bazı eylemler gerçekleştirmesine kadar devam eden olaylar zincirinin ilk halkasını oluşturur. Paşa Güven, dönemin Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak ile eski Başbakan Nihat Erim in suikastla öldürülmelerinin ardından Lübnan a kaçar te Fransa ya geçer. İsmi 'derin devlet' ile birlikte anılır yılında örgüt içi hesaplaşma nedeniyle Fransa da öldürülür. DHKP-C nin 'kirli ilişkiler' ağını ortaya çıkaran bir başka ayrıntı ise liderleri Dursun Karataş ın Ekim 1989 da Bayrampaşa Cezaevi nden Bedri Yağan ile birlikte firar etmesidir. Kısa bir zaman sonra aralarında Aslan Tayfun Özkök, İbrahim Erdoğan, Aslan Sener Yıldırım, Sinan Kukul gibi örgütün önemli isimlerinin de yer aldığı on kişi de Bayrampaşa dan ellerini kollarını sallayarak kaçar. Bu kaçışların planlı ve bir amaca matuf olduğu 4 ay sonra anlaşılır. Önce ünlü MİT çi Hiram Abas cinayeti işlenir, ardından Bayrampaşa Savcısı Fikret Niyazi Aygan öldürülür. Örgüt kurucularından Paşa Güven, hakkında ülkücü mafya lideri Dündar Kılıç, delikanlı çocuktur diye bahsetmiştir ve 1992 yılları içindeki bir buçuk yıllık zaman dilimi içinde Dev-Sol; Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk, Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Temel Cingöz, emekli Korgeneral İsmail Selen, MİT eski müsteşarı emekli Orgeneral Adnan Ersöz, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Şakir Koç, İstanbul DGM Başsavcısı Yaşar Günaydın, emekli Oramiral Kemal Kayacan gibi önemli görevler yapan kişileri öldürür. Bu cinayetleri Dev-Sol un nasıl işlediği halen en büyük soru işareti olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira bu eylemlerin yapıldığı dönemde örgütte bulunanların çeşitli zamanlarda verdikleri ifadelerde örgütün böyle bir eylem planı olmadığı üzerinde durmaları oldukça manidar. Örgüt mensuplarının ortak düşüncesi büyük istihbarat ve bilgi gerektiren bu cinayetlerin örgüte ısmarlandığı yönünde. Çünkü tanıklar DHKP-C nin o dönemde söz konusu cinayetler için istihbarat toplama gücünün olmadığını belirtiyor. Son derece sofistike bu suikastlardan sonra, 1994 te örgütün adı DHKP-C olarak değiştirilir. Örgütün lideri Dursun Karataş bu sırada 175 ülkede kırmızı bültenle aranmaya başlamıştır. Örgüt yeni ismiyle ilk eylemini eski Adalet Bakanı Mehmet Topaç ı öldürerek yapar. İkinci olarak ise, örgütü 1995 yılında Gazi Mahallesi Olayları nda görüyoruz. Olayların provakasyon olduğu sonraki yıllarda belirlenmiş hatta Ergenekon bağlantılı olduğu iddiaları ortaya atılmıştı. DHKP-C başbakan Tansu Çiller e yapacağı suikast girişimiyle 1995 yılında bir kez daha gündeme oturacaktır. Roketatarlı, suikast silahlı, eylemin tüm ayrıntıları, krokileri hazırlanmış olmasına rağmen suikasttan vazgeçilir. Nedeni muamma Örgüt 9 Ocak 1996 tarihinde en popüler eylemini gerçekleştirecekti. Sabancı suikastı. Mensubu oldukları ve suikastı düzenledikleri söylenen, Fehriye Erdal, Mustafa Duyar ve İsmail Akkol un bu eylemi gerçekleştirdiğine kimse inanmadı. Mustafa Duyar daha sonra teslim oldu. Afyon Cezaevi nde Karagümrük Çetesi tarafından öldürüldü. Çete lideri Nuri Ergin, 2000 yılında Uşak Cezaevi nde çıkan bir isyanda pencereden dışarı çıkarak, Bu devlet bana Mustafa Duyar'ı öldürttü, ben öldürdüm. Şimdi canlı söylüyorum. Devlet için mermi sıktık. Veli abiyi ara, Veli Küçük'ü ara. Bizi sor! Başka bir şey söylemiyorum. Diyerek cinayeti üstlenmiştir. Sabancı suikastından 2 yıl sonra Ergenekon deşifrecisi Tuncay Güney le The Marmara lobisinde otururken, aslında cinayeti bu iki kişinin işlemediği sadece kameralarda görüntülerinin olması için o binaya girdiklerini ve binaya da suikasttan önceki gün girdiklerini yani kamera görüntülerinin cinayet gününe ait olmadığını öğrenecektim. Tuncay cinayeti son derece eğitimli ve profesyonel kişilerin işlediğini söylemekle kalmamış, nedeninin uyuşturucuya bağlı bir takım girift ilişkilere dayandığını anlatmıştı. (Detaylarını FETÖ'nün HAHAMI adlı kitabımda yazmıştım.) ÜLKÜCÜ-SOLCU POLİSİN ANATOMİSİ Ne olduğu, kime/kimlere hizmet ettiği, hangi fraksiyona mensup olduğu, ölümünün ardından bu kadar yıl geçmesine rağmen hâlâ sogulanan emniyet tarihinin belki de en muammalı adamı eski İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, 3 Kasım 1996 da Susurluk kazasında yaşamını yitirmişti. Yitirmişti, yitirmesine ancak, ardında 9 takdirname ve 322 maaş mükafatlandırmasıyla birlikte sorular yumağı ve girift ilişkiler bırakmıştı. Susurluk kazasıyla yeni bir döneme giren Türkiye de, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve birçok karanlık nokta aydınlığa kavuşacak denilse de, öyle olmadı. Derin adam Mehmet Ağar ın, Bir tuğla çekilirse, duvar yıkılır altında kalırız şeklindeki itiraf gibi tehdidi karşılık buldu ve kimse elini o duvara yaklaştırmadı. Allevi/Solcu polis müdürü Hüseyin Kocadağ 3 Kasım 1996'da Susurluk kazasında öldüğünde aynı araçta, firari ülkücü Abdullah Çatlı ve Kürt aşiret lideri Sedat Bucak bulunuyordu. 80 öncesi emniyet içinde solcu yapılanma olan POL-DER kurucusu olan Hüseyin Kocadağ ile birlikte hakkın rahmetine(!) kavuşan isimlerden biri de firari ülkücü Abdullah Çatlı ydı. Unutmadan; Kürt düşmanı olarak tanınan Kocadağ ile aynı arabada olan fakat ne hikmetse kazadan burnu bile kanamadan kurtulan kürt aşiret lideri Sedat Bucak da bulunuyordu. DHKP-C lideri Dursun Karataş ile ilişkisi olduğu bilinen Kocadağ, Sabancı suikastı faillerinden Fehriye Erdal ın, Sabancı Center da işe alınmasını da sağlamıştı. Kocadağ, 1984 tarihinde Babalar Operasyonu sırasında Ankara da ünlü uyuşturucu kaçakçısı Behçet Cantürk ile ilişkili olarak sorgulandı. Yeraltı dünyasının önde gelen isimleri ile ilişkisi olduğu iddiasıyla 1985 yılında polislikten uzaklaştırıldı; daha sonra mahkeme kararı ile mesleğine geri döndü yılında kesin olarak meslekten ihraç edilmiş; ancak Danıştay kararı ile geri dönen Hüseyin Kocadağ ın, 19 Aralık 1994 tarihinde Ömer Lütfü Topal ın adamlarınca öldürülen Bülent Fırat ile ilgili dosyanın kapatılması için 40 bin Alman Markı rüşvet aldığı da ileri sürülmüştü. Kocadağ 1995 yılında Gazi Mahallesi olaylarında DHKP-C ile görüşerek, olayların durmasını da sağlamıştır. Yukarıda kısaca anatomisini çizmeye çalıştığımız kişi, üst düzey bir emniyet mensubuydu. İlişkilerinin hangisini görevi gereği, hangisini kişisel çıkar sağlamak için veya hangisini derin bir devlet yapılanması için sağladığını bilemiyoruz. Ölümüyle birlikte hepsi sır oldu gitti. DHKP-C Lİ İSLAMCI MİT ELEMANI 18 Nisan 2007 tarihinde misyonerlik faaliyeti yürüttükleri gerekçesiyle Malatya daki Zirve Yayınevi'nde, Alman uyruklu Tilman Ekkehart Geske, Necati Aydın ve Uğur Yüksel boğazları kesilerek öldürülmüştü. Zanlılar Emre Günaydın, Salih Gürler, Abuzer Yıldırım, Hamit Çeker, Cuma Özdemir yakalanarak tutuklandı. (28 Eylül 2016 tarihinde dava sonuçlandı.) Bu tutuklulara sonradan, azmettirici olarak yeni bir isim daha eklendi: Varol Bülent Aral. Zirve Yayınevi davasının en renkli ismi Varol Bülent Aral idi. Aral daha önce DHKP-C militanı olarak yakalanmış, MİT devreye girerek serbest bırakılmıştı. Ayrıca Aral'ın cebinden Vakit Gazetesi kupürleri çıkmıştı. Aral tutuklandıktan sonra, mahkeme araştırmasında 1995 tarihli bir emniyet dosyasına ulaşıldı. Belgeye göre: Varol Bülent Aral, 5 Aralık 1995 te DHKP/C içerisinde faaliyet gösteriyordu ve polis, Malatya daki DHKP/C örgütlenmesini çökertmek amacıyla Aral ın da içerisinde olduğu DHKP/C hücresini takip ediyordu. Tam da bu dönemde DHKP-C hücresinde faaliyet gösteren iki kişi, örgüt adına silahlı eylem yapmak için bir av bayisini soymak isterken polis tarafından suçüstü yakalandı. Örgüt üyelerinin polisteki sorgusu sürerken, Malatya MİT Bölge Başkanlığı ndan ilginç bir talep geldi. MİT görevlileri, gözaltında bulunan DHKP/C üyesi Aral ın 'MİT e çalışan haber kaynağı' olduğunu söyleyerek Aral ın serbest bırakılmasını istediler. Bu talep karşısında sorguyu yapan ekip ile MİT çiler arasında tartışma yaşandı. Ancak tartışma, Ankara dan Malatya Emniyeti ne gelen bir telefonla son buldu ve silah çalmak isterken suçüstü yakalanan iki DHKP/C li böylece serbest bırakıldı. Aral, 14 Şubat 2007 de Adıyaman da şüphe üzerine durdurularak arandı. Aral ın üzerinde bir seyyar dipçikli kalaşnikof, on yedi dolu fişek, 21 Ocak 2007 tarihli Vakit Gazetesi'nin kapak sayfası, 16 Haziran 2006 tarihli Vakit Gazetesi'ne ait, yırtılmış dokuzuncu sayfa ve çok sayıda kartvizit bulundu. Gözaltına alındı ve tutuklandı. 27 Ocak 2008 de tutuklu bulunduğu Adıyaman E Tipi Cezaevi nden tahliye oldu. 18 Nisan da Zirve katliamı yapılmıştı. Varol Bülent Aral olaydan iki ay önce tesadüfen üzerinde kalaşnikofla yakalandı ve hapse mahkûm edildi. Yakalanmasa Zirve katliamında bizzat bulunacak mıydı? Ya da yakalanması tesadüf eseri miydi, yoksa planın parçası mı? 30 BİN KİŞİNİN KATİLİ MİT'E Mİ ÇALIŞIYOR? PKK nın ve kurucusu Abdullah Öcalan ın devlet ile ilişkisini tartışmaya açan en önemli kişi merhum Uğur Mumcu dur. Mumcu, konuyla ilgili ulaştığı bilgileri açıklamadan kısa bir süre önce bombalı saldırı sonucu 1993 yılında hayatını kaybetmişti. O tarihten sonra PKK-devlet ilişkisi sorgulansa da, Ergenekon operasyonuna kadar çok da kayda değer veriler bulunamadı. Bu tür ilişkilerin belgesinin olması ise imkânsıza yakındır zaten. Hâl böyle olunca şüpheler ve iddialar üzerine teoriler geliştirilebilir. Veya küçük bilgi kırıntılarından yola çıkılarak, bütüne ulaşılabilir. Burada benim sorgulamak istediğim ve kafama takılan başka bir mesele var. PKK devlet ilişkisine değinmeden önce kafamı kurcalayan meseleye değinmek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve belki de Türk tarihinin en kanlı terör örgütü ve 30 bin insanın ölümüne sebep olan PKK nın kurucularının aileleri bu ülkede elini kolunu sallayarak dolaşabilmeleri ve devletin kurumlarında görev alabilmeleri ve hatta milletvekili olabilmeleri oldukça düşündürücü ve ürkütücü geliyor bana: Öcalan ile örgütü kuran ve kurucuların içinde bugüne kadar aktif olan tek isim Cemil Bayık tır. 'Cuma' kod adlı Cemil Bayık'ın Elazığ'ın Keban İlçesi'nde yaşayan 82 yaşındaki babası Mustafa Bayık, Milli Savunma Bakanlığı Elazığ Askeri Bakım Onarım Fabrikası'ndan 1996 yılında emekli olmuştur. Halen Diyarbakır Cezaevinde bulunan ve örgütün en önemli isimlerinden biri olan 'Parmaksız Zeki' kod adlı Şemdin Sakık, kardeşlerinin ismini kullanarak milyon dolarlara sahip olduğunu söylüyor. Şemdin Sakık, Namık, Görgü, Haluk ve Sırrı Sakık ın aynı zamanda babasının mirasını da haksız olarak üstlerine geçirdiğini iddia ediyor. Dağda olduğum dönemde benim sırtımdan ihalelere giren bu ahlaksızların milyon dolarlarla oynayarak kendilerine rant sağlarken, ve yine ben dağda olduğum için bir kahraman diye adımdan söz eden bu insanların şimdi cezaevinde olduğum dönemde beni yaltaklık yapmakla suçlamaları iğrençliktir diyen Sakık, kardeşleri hakkında ağır ithamlarda bulunuyor. Bilindiği gibi, Şemdin Sakık ın kardeşi, olan Sırrı Sakık BDP milletvekili olarak, meclis zırhına bürünmüş, hatta TBMM idare amiri olarak görev de yapmıştır. Ayrıca Şendin Sakık'n kardeşi Namık Sakık, 2015'de AKP'ye üye olarak, genel seçimlerde aday adayı olmuştur. Abdullah Öcalan ın yeğeni Dilek Öcalan HDP milletvekili seçilmiş ve TBMM Başkanlık Divanı'nda görev almıştır. 30 yıldır ülkede Türk-Kürt akıtmadık kan bırakmayan PKK'nın üst düzey yöneticilerinin akrabaları bu ülkede istedikleri gibi at koşturabiliyor. Siyaset yapabiliyor, hatta devlet kurumlarında bile çalışabiliyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti nin bu anlamda yapacağı neden bir şey bulunmuyor. Aileleri rahat içinde yaşarken, evlatları dağda can alıyor. Devlet duruma seyirci kalıyor. Eşkıyanın ailesine hiçbir zarar gelmiyor, ölüm tehlikesi altında yaşamıyorlar. Kimse tavuklarına kışt demiyor. Demokratik bir ülkede ne yapılabilir demeyin. Eşkıyanın karısı, anası, babası, kardeşi gece rahat uyuyacak, onlar dağda kan kusturacak. Vicdana sığar mı? Özel bir yasa çıkarılabilir. Terörist ailesi vatandaşlıktan çıkarılıp sınır dışı edilebilir, türlü rahatsızlık verilebilir. Sülalesi sürülebilir. Devletin önünde engel mi var. Geceleri ben rahat uyuyamıyorsam, eşkıyanın da ailesi rahat uyumamalıdır. Ben bedel ödüyorsam, eşkıyanın ailesi de bedel ödemelidir yılında ABD tarafından Türkiye'ye teslim edildikten, bugüne kadar terör örgütünü kapatıldığı İmralı'dan yönetmeyi başardı. Gelelim PKK-MİT ilişkisine veya devlet ilişkisine adına ne dersek diyelim, PKK nın kuruluşundan bu yana içinde MİT, emniyet ve JİTEM ajanları olmuştur. Şayet bunun aksini söyleyen bir devlet görevlisi varsa, ben bu devletin, devlet olma vasıflarının sorgulanmasını isterim. Terör örgütü içinde devletin istihbaratçılarının olması gayet normal ve doğal bir hadisedir. Doğal olmayan: 1- Devletin bazı görevlilerinin terör örgütünü, bazı amaçlar uğruna kullanmalarıdır. 2- Bu kadar istihbarata, silah, ekip/ekipman gücüne rağmen terör örgütünün halen yok edilmemesi. Abdullah Öcalan ın MİT görevlisi olduğu ve örgütü bu şemsiye altında kurduğu da söylenmektedir. Öcalan ın öğrencilik yıllarında yaşadığı bazı olaylar iddiayı kuvvetlendirmektedir. Abdullah Öcalan ın uzun bir süre Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ndeki kaydının silinmemesi, sekiz sene boyunca askerliğini tecil ettirebilmesi, bursunun kesilmemesi, onun sanki gizli bir el tarafından korunduğunu göstermektedir. Eski milletvekili ve Şeyh Said in torunu olan Abdülmelik Fırat anılarında, gazeteci Avni Özgürel in kendisine, Öcalan öğrenci iken MİT te ofis-boydu dediğini öne sürmüş ardından açıklama yapan Özgürel, o tarihlerde Öcalan ı MİT in yan kuruluşu olan Fikir Ajansı nda ofis-boy luk, yani getir götür işleri yaparken gördüğünü açıklamıştır. AKP milletvekili gazeteci-yazar Şamil Tayyar ise 2011 yılında yaptığı bir açıklamada, 1972 yılında bir eylemde yakalanan Öcalan ın serbest bırakılması için dönemin Genelkurmay ikinci başkanı Turgut Sunalp ın etken rol oynadığını belirterek şunları söylüyor: Abdullah Öcalan, 1971 muhtırasından sonra öğrenci eylemi yaptığı gerekçesi ile gözaltına alındı. 8 Nisan 1972 yılında 6 ay cezaevinde kaldı. Ekim 1972'de serbest bırakıldı. Savcı, iddianamesinde ağır ifadeler kullan
We Need Your Support
Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

Thanks to everyone for your continued support.

No, Thanks