Please download to get full document.

View again

of 17
All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.

LİSANS BİTİRME TEZİ SİYASET TEORİSİ ÇALIŞMALARI LİBERAL DEMOKRASİNİN ZAFERİ VE STRATEJİSİ HAZIRLAYAN. Çağatay Kayıkçı DANIŞMAN

Category:

Medicine, Science & Technology

Publish on:

Views: 0 | Pages: 17

Extension: PDF | Download: 0

Share
Related documents
Description
T.C İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİ SİYASET BİLİMİ ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ LİSANS BİTİRME TEZİ SİYASET TEORİSİ ÇALIŞMALARI LİBERAL DEMOKRASİNİN ZAFERİ VE STRATEJİSİ HAZIRLAYAN Çağatay
Transcript
T.C İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİ SİYASET BİLİMİ ve ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ LİSANS BİTİRME TEZİ SİYASET TEORİSİ ÇALIŞMALARI LİBERAL DEMOKRASİNİN ZAFERİ VE STRATEJİSİ HAZIRLAYAN Çağatay Kayıkçı DANIŞMAN Yrd. Doç. Muhammed Ali Ağcan TESLİM TARİHİ: 28 Mayıs LİBERAL DEMOKRASİNİN ZAFERİ VE STRATEJİSİ 1. Giriş 1991 yılının, dünya tarihinde az görülen önemde dönüm noktalarından biri olduğu aşikâr. Sovyetler Birliği nin dağılması ile Soğuk Savaş ın sona ermesi elbette tüm dünyada yaklaşık 45 yıl kadar süren ve tüm devletlerin alıştığı iki kutuplu dünyanın da sonunu getirmişti. Sovyetler Birliği nin çöküşü o dönemde, hatta belki de 80 li yıllara gelinirken bile beklenen bir gelişme değildi. Dünyanın iki kutup üzerinden şekillendiği gibi devam edeceği, komünist blokun kendi çevrilmiş sınırları içinde kapitalist hür dünya ile birlikte varlığını uzun süre devam ettireceği düşüncesi hâkimdi. Uluslararası İlişkiler alanında geliştirilen yorumlar dahi başta bu sistemin içine doğduklarından ve/veya bu yapının kalıcı olduğunun düşünülmesinden dolayı iki kutuplu sistemin etkisinde ortaya çıkıyordu. Barış içinde bir arada yaşamak gibi formüller Sovyet tarafından Stalin döneminin sert söylemi yerine geçmeye başlamışken özellikle Küba krizi gibi büyük tehlikelerden sonra ABD ve SSCB arasında kırmızı telefon hattı gibi önlemlerin alınması Amerikan tarafından da Sovyetler Birliği nin sistem içindeki hegemon rolünün kabullenmesinin bir göstergesi olarak görülebilir. SSCB nin sistemdeki rolü öyle kabullenilmişti ki Ekim Devrimi nin devrimci karakteri bile bazı düşünürler tarafından sorgulanmıştı. Immanuel Wallerstein, Soğuk Savaş ve Üçüncü Dünya: Eski Güzel Günler mi? 1 başlıklı makalesinde Wilsonculuk ve Leninizm arasında bir ilişkiden bahsediyor ve hatta SSCB nin, ABD hegemonyasının bir alt-emperyalist ajanı olarak işlediğini iddia ediyordu. Uluslararası sistemde bu derece önemli bir yer tutan ya da önemli bir yeri olduğu düşünülen Sovyetler Birliği nin dağılması elbette büyük tartışmaları da beraberinde getirecekti. Esasında belirtildiği gibi sistemde kalıcı olduğu düşüncesi yerleşmiş olmasa ve gerçekten sistemde bu kadar merkezi bir yeri olmasa Sovyetler Birliği nin dağılmasının büyük bir etkisi olmayabilirdi. Bu dağılma ile birlikte sistemin geleceği üzerine çok farklı yorumlar da ortaya atılmaya başladı. Genel olarak baktığımızda Sovyetler Birliği nin dağılması ile son engelin ortadan kalktığı ve hür dünyanın değerlerinin ve Batı Avrupa ile ABD nin modelinin tüm dünyada kabul görmesinin kaçınılmaz olduğu görüşü ile medeniyetlerin, farklı kültürlerin etrafında devletlerin bir araya gelip kendilerini ifade edecekleri ve böylece Batı 1 Immanuel Wallerstein, Soğuk Savaş ve Üçüncü Dünya: Eski Güzel Günler mi?, Liberalizmden Sonra, İstanbul: Metis Yayınları, 2012, s değerlerine karşı söylem ya da söylemler geliştirecekleri düşüncesi, günümüze kadar gelen temel bir tartışmanın taraflarını oluşturdular. Başka bir deyişle Sovyetler Birliği nin dağılmasından sonra dünyanın tek kutuplu bir sisteme mi yoksa çok kutuplu bir sisteme mi yol alacağı konusu temel bir tartışma haline geldi. Bu çalışmanın amacı da tam olarak bu tartışmayı incelemek ve Batı Avrupa ile ABD nin 20. yüzyıl boyunca temsil ettikleri liberal demokrasinin gerçekten nihaî bir zafer kazanıp kazanmadığını ve aynı zamanda nasıl bir strateji izlediğini tartışmaktır. Çalışmanın ilk bölümünde Francis Fukuyama nın ünlü tezi üzerinden bir tarih tartışması yapılacak ve liberalizm ile liberal anlamda demokrasinin gerçekten nihaî bir zafer kazanıp kazanmadığı sorgulanacak; ikinci bölümde ise liberal demokrasinin bu dönemde kendi alanı olarak görebileceğimiz Batı Avrupa ile Kuzey Amerika da ve bu alanlar dışında izlediği stratejiler tartışılacaktır. 2. Liberal Demokrasinin Nihaî Zaferi mi? Sovyetler Birliği nin dağılmasının ardından bir grup Amerikalı ve Avrupalı akademisyen tarafından büyük bir zafer ilan edildi. Buna göre dünyada tüm rakip ideolojiler yenilmiş, liberalizm ve buna bağlı olarak demokrasi tek mümkün yol olarak kalmıştı. Francis Fukuyama nın, siyaset bilimi için bir klasik haline gelmiş olan çalışması bu zafer ilanının en bilinen örneklerinden birisi oldu. Fukuyama, liberal demokrasinin zaferini evrensel tarih anlayışı üzerinden hareketle ilan ediyordu. Hegel den yola çıkan ve aslında Marx ın izlediği yolu liberal bir bakış açısıyla yeniden izleyen Fukuyama, Hegel in yaptığı gibi ilerlemeyi tinsel alanın mümkün kıldığı bir gelişme olarak almasa da insanlık tarihinin mükemmel bir noktaya doğru ilerlediği görüşünü paylaşıyordu; ancak elbette Marx ın ortaya koyduğu beş aşamalı toplum yapısını kabullenmiyor, bu yapıyı dört aşama ile kısıtlıyordu. Burada evrensel tarih anlayışı ile ilgili birkaç sözün söylenmesi gerekiyor. Tarihe baktığımızda gelişmelerin çoklukla evrensel tarih savunucularının iddia ettiği şekilde düz bir ilerleme çizgisi izlemediğini görürüz. Bunun tersine tarih, farklı iktidar tiplerinin ve farklı devletlerin iktidarının yayılması ve geri çekilmesi olarak incelenebilir. Bu yayılma ve geri çekilmelerden kasıt tarihin bir döngü içinde var olduğu da değildir. Her iki yorum da tarihte aktörlerin seçimlerinin önemini gözden kaçırmaktadır. Yalnızca Avrupa nın tarihini incelediğimizde bile pek çok kırılma noktasının olduğunu görürüz. Modern dönemde bu kırılma noktalarının sayısı oldukça artmaktadır. Napolyon ve Hitler gibi tecrübeleri yaşayan Avrupa nın modern dönemi gelecek hakkında hiç de iyimser olamazdı. Fukuyama da 3 bu durumdan yakınmaktadır. Avrupa nın karamsarlığını ilerlemeye olan inancın kaybolmasına bağlayan Fukuyama bu inancın kaybolmasının nedeni olarak da Birinci Dünya Savaşı nı görüyordu. Gerçekten de Birinci Dünya Savaşı, Avrupa nın 19. yüzyılda geliştirdiği iyimser havayı dağıtmış ve barışa olan inancın sarsılmasına neden olmuştu. Ancak Fukuyama nın düşündüğü şekilde bir olumsuzluk yüklenmemeli bu duruma. Avrupa nın ilerlemeye bağlı barış inancı temelde yanlış bir inançtı ve böyle bir inancın ne halklar ne de devletler için gerekli olmadığını iddia ediyorum. Hatta bir ilerleme modeli üzerine barışın geleceğini düşünmenin en başta bir çelişkiyi getirdiği de ortadadır; tam tersine, bir model üzerinden barış getirme çabası bölgesel ve küresel düzeyde çatışmaların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Evrensel tarih düşüncesinin ilerlemeci karakteri, savunucularını bir açıdan bakmaya mahkum etmektedir. Fukuyama bu konuda Tarihsel ilerlemeden söz etmek ancak insanlığın nereye yöneldiği bilinirse mümkün olabilir. 2 diyerek aslında bu durumu itiraf ediyordu. Bu formül, insanlığın belirli bir yönünün olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor ve asıl problem burada ortaya çıkıyor. 20. yüzyılın insanlık tarihinde çok farklı bir yerinin olmasının temel nedenlerinden biri de tarih anlayışındaki değişime bağlı olarak ortaya çıkan farklı ideolojilerin mücadelesine sahne olmasıydı. Esasında tam olarak tarihin nasıl algılandığı ile modern ideolojilerin ortaya çıkışı arasında bir paralellik kurulabilir. Benedict Anderson ın işaret ettiği şekilde ulusçu düşüncenin temellerinin atılmasıyla zamanın nasıl anlaşıldığı arasında bir bağ kurulabilir. Walter Benjamin den aldığı terim ile homojen ve içi boş zaman fikrinin bireyler arasında birlik duygusu yaratmayı sağladığını iddia eden Anderson, bu iddiasını gazete ve kitap örnekleri ile temellendiriyordu. 3 Yeni zaman anlayışı dün, bugün ve yarın olarak ayrılan zamanı ortaya çıkarıyordu ki bu da gelecek algısı ile birlikte geçmişe bakarak ilerleme fikrini ortaya atmak için müsait bir yapı demektir. Anderson ın iddia ettiği şekilde millet bilincinin gelişmesi ile zaman anlayışındaki değişim arasında bağlantı olup olmadığı tartışmalıdır. Ancak ben bir adım daha ileriye giderek ideolojileri mümkün kılanın bu anlayıştaki değişim olduğunu söylüyorum. Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle felsefede kendisine sağlam bir yer bulan ilerleme fikri Kant tan Fukuyama ya gelen süreçte elbette değişim geçirdi. Özellikle Marx bu değişimde önemli bir rol oynamıştı; fakat ilerleme fikri özünde büyük değişimler yaşamadı. Kant tan Fukuyama ya kadar ilerleme fikri daima mükemmeli, ideal olanı hedeflemekteydi. Kant hedef olarak dünya yurttaşlığını ortaya koymuştu: İnsan türünün 2 Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, İstanbul: Profil Yayıncılık, 2014, s.35 3 Benedict Anderson, Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, İstanbul: Metis Yayınları, s.39 4 bütün tarihi doğanın gizli bir planının gerçekleşmesi olarak görülebilir. Bu plan içte ve aynı amaçla dışta yetkin bir anayasayla insanlığın bütün doğal yeteneklerinin gelişebilmesini sağlamaktır. 4 Aynı şekilde Hegel de insanlığın daha iyi olana doğru ilerlediğini iddia ediyordu. Zaman anlayışındaki değişim ile ideolojilerin bağını en net şekilde anlamamızı sağlayacak olan örnek Marksizm olacaktır. Marx, açıkça tüm insanlık tarihinin sınıf savaşımları tarihi 5 olduğu şeklindeki ünlü formülünü ortaya atarken nihayetinde kapitalist üretim yapısının çelişkileri nedeniyle proletaryanın nihaî zafere ulaşacağı bir gelecek tasarlamıştı. İşte, evrensel tarih anlayışının ideolojilere zemin hazırlaması bu niteliğinden ileri gelir. Evrensel tarih, tarih üzerine yazan kişi ya da grupların tasavvurlarına göre bir yolda ilerler ki bu noktada ideoloji ile yakın ilişki içinde olacaktır. İdeolojiler, temelde geçmiş ve bugünün olaylarını açıklama ihtiyacı duyar ve aynı zamanda geleceğe yönelik bir toplum ve siyasal düzen modeli sunar. 6 Evrensel tarihin ideoloji ile bu benzerliği ya da ilişkisi, yapısı gereği evrensel tarih düşüncesinin içinde büyük bir çelişki taşımasına neden olur. Daha önce görüldüğü gibi, evrensel tarih yazımı denemeleri, yazarın dünya görüşünden ya da tercihlerinden bağımsız olarak bir sonuca varamayacağından birbirinin zıttı evrensel tarihlerin yazılması mümkün olmuştur ve evrensel tarih anlayışı üzerinde durulmaya devam edilmesi durumunda yeni denemeler ile farklı evrensel tarih anlayışlarının ortaya çıkması da olanaksız değildir. Bu durumda Fukuyama nın iddia ettiği şekilde tarihin sonunun geldiğini ilan edebilmek, insanlığın sonuna kadar mümkün olamayacaktır; çünkü tek tek kişilerin zihinlerine ya da grupların bilincine ve tercihine göre yeni bir algının ortaya çıkıp çıkmayacağı asla bilinemez. Öte yandan hâlihazırda tarihin sonu ile ilgili büyük sorunlar var elimizde. İlk olarak, evrensel bir tarih yazımı, yapısı gereği tercihlere dayanacağından son derece aşikâr bazı durumların bile basit istisnalar sayılması tehlikesini barındırır. Bu noktada neyin istisna olduğu ve neyin yazılan evrensel tarih denemesinin temel iddiasını çürüttüğü konusu önemli bir tartışma alanı olabilir. Fukuyama, faşizm hakkında yazarken işte bu noktaya geliyor. Ancak yeni Hitler örneklerinin gelmeyeceğinin garanti edilemeyeceğini söylemesine karşın çalışmasında faşizmi yalnızca Nazizm örneğine indirgemesi bir yana açıklamaktan kaçınıyor ya da bu konunun öneminin farkına varmadan faşizm deneyimini 4 Immanuel Kant, Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi, Doğan Özlem ve Güçlü Ateşoğlu (haz.), Tarih Felsefesi: Seçme Metinler, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2006, s.41 5 Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Ankara: Sol Yayınları, 2011, s H. Birsen Örs, İdeoloji: Karmaşık Dünyayı Anlaşılır Kılmak, H. Birsen Örs (der.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014, s.12 5 geçiştiriyor: Evrensel bir tarih, insanlığın gelişmesinde anlamlı bir model ortaya çıkarabilmek için her tiranlık rejimini ve her savaşı haklı göstermek zorunda değildir. 7 Ancak faşizm Avrupa için asla geçiştirilebilecek basit bir istisna değildi. Fukuyama sosyalizm ile mücadele edebiliyordu ki liberalizm bunu yapabilmektedir. Pek çok kere görüldüğü üzere aynı derecede açıklayıcı ya da reddedici argümanları faşizme ya da milliyetçiliğe karşı üretmekte ilki kadar başarılı olunamamıştır. Faşizm, Avrupa da yalnızca Almanya da değil, İtalya, İspanya ve Portekiz de de iktidarı ele geçirmeyi başarmıştı ve bu ülkelerin hepsinde aynı yol izlenerek iktidara gelinmemişti. Almanya da Hitler başarısız darbe girişiminin ardından zor yoluyla iktidara gelmeyi kafasından çıkarmıştı ve nihayetinde Nazi Partisi iktidara geldiğinde önemli bir desteği kazanmıştı. Robert Paxton ın verdiği bilgilere göre İtalya da Po Vadisi ve Almanya da Schleswig-Holstein bölgesi faşizme büyük desteklerin çıktığı bölgelerdi ve bu demek oluyordu ki faşizm halklar tarafından da istenebilmiş ve büyük destek gördüğü yerler olmuştur. Avrupa da faşizm iktidarı ele geçirdiği yerler dışında da belli seviyelerde destek görmüştü. Fransa, Macaristan, Romanya, Belçika ve Hollanda da faşistler başarılı olamasalar da önemli oranda desteklendikleri olmuştur. 8 Öte yandan Anderson, Almanya ve İtalya dan önce, sömürge dönemine bakarak ırkçılığın ilk olarak İngiliz ve Fransız İmparatorlukları gibi köklü yapılarda ortaya çıktığını iddia ediyordu. 9 Bu iddia da aslında Avrupa da faşizmin temellerinin çok daha erken dönemlerde var olduğunu gösteren bir kanıt olarak yorumlanabilir. Demek ki, faşizm Avrupa da gelip geçici bir delilik değildi. Bir dönem politik alanda önemli bir seçenek olmayı başarmıştı ve tıpkı ABD, SSCB ve İngiltere gibi Almanya ile İtalya nın modelleri de çevre ülkeleri her şeyleriyle etkilemeye başlamışlardı. Bu dönemde Alman ve İtalyan etkileri Türkiye de CHP içinde de görülmüştü. Kısacası dünya tarihinde bir dönem, faşizm, liberalizm ve sosyalizm ne ise o olmayı başarmıştı. Fukuyama nın da kabul ettiği gibi faşizmin ilerleme mantığı içinde çoktan atlatılmış olması gereken nefret patlamalarıyla ortaya çıkışı şaşırtıcıdır ve aynı mantık içinde uygarlığın ilerlemesi sırasında beklenmedik noktalarda beklenmedik gelişmelerin olmayacağı garanti edilemez. Fukuyama nın tezini ortaya atarken diğer düşünürlere göre bir avantajı vardı. Onun tezi diğer düşünürlerin tezleri gibi geleceğe yönelik değildi; tam tersine geçmişe dönüp bakıyor, onunla hesaplaşıyor ve son noktayı koyuyordu (ya da öyle olduğu iddiasındaydı). Fukuyama, Sovyetler Birliği nin dağılması örneği üzerinden sosyalizmin yenildiğini ve liberal 7 Francis Fukuyama, age, s Robert O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s Benedict Anderson, age, s demokrasinin kesin zafer kazandığını ilan ederken, dolaylı olarak tarihin sonunun gelmediğinin ispatının ancak liberal demokrasilere karşı çıkabilecek bütünlüğe sahip ideolojiler ya da söylemlerin ortaya atılması ve bu söylemler ya da ideolojiler ile liberalizm arasında yeni bir mücadele alanının meydana gelmesi ile mümkün olacağı sonucuna varan bir savunma mekanizması da geliştirmiş oluyordu. Bu durumda Soğuk Savaş sonrasında farklı medeniyet alanları arasında olası mücadeleler ya da yükselme ihtimali olan milliyetçilikler karşısında Fukuyama nın tezinin kendiliğinden bir savunma yarattığı iddia edilebilir gibi görünse de aslında bu iddia tezin kendisi nedeniyle baştan çürütülebilir. Her medeniyetin kendisini merkeze koyma eğilimi taşıması bir yana bırakılsa dahi Fukuyama nın ilk evrensel tarih yazımı olarak Hıristiyan inancını göstermesi Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyanın aynı noktaya hızla yöneleceği düşüncesiyle çelişmektedir. 10 Bu çelişkinin sebebi ise Soğuk Savaş sonrasında ortadan kalkan komünist tehdit algısının farklı aktörleri doğrudan liberal demokrasilere götürmektense kendi medeniyetleri ve değerleri etrafında hareket etme istekliliğini göstermeleriydi. Burada Fukuyama nın haklı bulduğum kabulünden ilerlersek kısa sürede şu sonuca varırız: Hıristiyanlık bir evrensel tarih yazımı olduğu gibi İslam da evrensel bir tarih yazımıdır. Medeniyetler ve kültürler arası mücadele ihtimallerini, bir medeniyetin ya da bu medeniyet alanında yer alan bir ülkenin diğer medeniyetin değerlerini kabullenmek istememesi olasılıklarını bir kenara attığımızda bile Hıristiyanlık ve İslam arasında farklı evrensel tarihlerden kaynaklanan bir karşıtlık olacaktır ve bu karşıtlığın tıpkı liberalizm ile sosyalizm arasındaki karşıtlık gibi olacağını iddia etmek hiç de mantıksız olmayacaktır. Yeni dönemin olası mücadele alanları, Soğuk Savaş döneminin alanları kadar geniş olmakla birlikte din ve milli kimlikler üzerinden gelişen muhtemel karşıtlıkların sosyalizm ile liberalizm arasındaki mücadele kadar kolay sonuçlanmayacağı da varsayılmalıdır. Sayılan bu nedenlerden ötürü evrensel bir tarih yazımının toplumlara sonsuz bir huzur getirmesi ya da çatışmasız bir dünya yaratması mümkün olmayacaktır ve hatta her evrensel tarih yazımı denemesi, yapısı gereği yeni çatışmalar için ortam hazırlayacaktır. Farklı kültürlerin, kimliklerin toplumları birbirlerinden ayırdıkları gerçeğinden hareketle, bugün herhangi bir kültürün, medeniyetin ya da ideolojinin nihaî zaferini düşünmek ile önceki dönemlerin cihan hâkimiyeti hayalleri arasında büyük bir fark yoktur. Grupların ve bireylerin eylem ya da söylem aracılığıyla tepki vermesi ihtimali hiçbir zaman tamamen ortadan 10 Francis Fukuyama, age, s.90 7 kaldırılamayacağından dünya üzerinde ne Fukuyama nın yaptığı gibi liberal demokrasilerin ne de başka bir ideolojinin nihaî zafere ulaştığı ya da ulaşacağı iddia edilemez. 3. Liberal Demokrasinin Stratejisi Liberal demokrasinin nihaî zaferinin ilanının esasında ideolojik temelli olduğu sonucuna varılmıştı. O halde bu zafer ilanı stratejik bir hamle olarak da yorumlanabilecektir. Özellikle liberal demokrasi ile özdeşleşmiş devletlerin dışında kalan devletler ve diğer aktörlerin böyle bir yorum ile kendi konumlarını belirlemeleri şaşırılacak bir durum olmayacaktır. Fukuyama nın tüm tezinin aksine, Wallerstein, Marksizm-Leninizm in ideolojik bir güç olarak çöküşünün aslında daha büyük ölçüde liberalizmin çöküşüne işaret ettiğini iddia etmişti. 11 Wallerstein ın iddia ettiği şekilde radikal bir çöküş ya da yıkımdan bahsetmek hayli zor olsa da Sovyetler Birliği nin yıkılırken Soğuk Savaşı bitirmekten daha fazlasını yaptığını söyleyebiliriz. Soğuk Savaş, daha önce de belirtildiği gibi bir düzenin özel adıydı. Dünya bu ismin altında, Bağlantısızlar hariç, ikiye ayrılmıştı: ABD nin başını çektiği Hür Dünya ülkeleri ya da liberal demokrasi temelinde örgütlenen devletlerin çekirdeğini oluşturduğu Batı Bloku ve SSCB nin liderliğindeki Demir Perde ülkeleri ya da Marksizm temelinde şekillenen Doğu Bloku. Ancak dikkat edilmesi gerekir ki demokrasi yalnızca Batı Bloku ülkelerinin sahip çıktığı bir yapı değildi. Carl Schmitt in de bahsettiği gibi demokrasinin siyasi bir içeriği olmayıp, onun yalnızca bir örgütlenme biçimi olduğundan söz edebiliriz. 12 Demokrasiyi bu şekilde nitelendirmek, liberalizm ile demokrasi arasında daimî bir bağın olduğu düşüncesine de şüpheyle yaklaşılmasına neden olacaktır ve olmalıdır. Burada liberalizmin siyasî ve iktisadî anlamda kullanıldığını belirtmek gerekir; zira liberalizmin temellerinde yer alan argümanlardan biri de iktisadî özgürlük adıyla özel mülkiyet hakkına sahip olunmasıdır. Bu konuda Robert Dahl ın ifadeleri meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Dahl, demokrasilerin piyasa ekonomisini de yanlarında getirdiğini ifade ederek demokrasinin niteliği ya da karakteri üzerine iktisadî alanda bir iddia ortaya koyuyor. 13 Ancak tıpkı politik liberalizm gibi iktisadî liberalizm de demokrasiden ayrılmaz değildir ve farklı demokrasi yorumlarında bu ayrım yapılmıştır. Bu ayrımı yapan en bilindik örnek elbette Marksizm dir. Toktamış Ateş bu örneğin üzerinde duruyor: Marx demokrasiyi reddeden değil, liberal düşüncenin dışında yorumlayan bir düşünürdür. Marx a göre özgürlük, ekonomik özgürlüğü içermedikçe anlamsız ve eksiktir. Marx a göre gerçek demokrasi 11 Immanuel Wallerstein, age, s.9 12 Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, Ankara: Dost Kitabevi,2014, s Robert A. Dahl, Demokrasi Üzerine, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2010, s.70 8 bireylerin toplum dışında sayılmadıkları bir devlet biçimidir. Marx demokrasiyi ayrıca biçim ve özün aynı olduğu tüm yönetim biçimlerine örnek olarak nitelendirmiştir. 14 Schmitt de Marksizm in demokrasi ile ilgili tutumunu
Similar documents
View more...
Search Related
We Need Your Support
Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

Thanks to everyone for your continued support.

No, Thanks