Please download to get full document.

View again

of 11
All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.

Önce şunu belirtelim ki, İslam kaynaklarında bu iki kavram fazla kullanılmamaktadır.

Category:

Graphics & Design

Publish on:

Views: 0 | Pages: 11

Extension: PDF | Download: 0

Share
Related documents
Description
1 İçindekiler Orak hücreli kansızlık (anemi) hastalığının sıtmaya dirençli olduğu belirtiliyor. Evrimciler bunu yararlı mutasyon, dolayısıyla evrim olarak ileri sürüyorlar. Bu doğru mudur?... 3 Ana babaya
Transcript
1 İçindekiler Orak hücreli kansızlık (anemi) hastalığının sıtmaya dirençli olduğu belirtiliyor. Evrimciler bunu yararlı mutasyon, dolayısıyla evrim olarak ileri sürüyorlar. Bu doğru mudur?... 3 Ana babaya itaat ömrü uzatır, yalan rızkı eksiltir. Allah'ın mahlukatı üzerinden iki kazası vardır. Kaza-ı muhdes, Kaza-i Nafiz hadisini izah eder misiniz?... 4 Cennette Allah'ı görmek nasıl olacaktır. Allah görülecekse bir zaman ve mekan da olmaz mı?... 5 Mezar soygunculuğunun hükmü ve cezası nedir?... 6 Hz. Adem, Allah'ın ahdini unuttu mu, yoksa unutmadı mı?... 7 Benimle yardım dilenilemez, Allah'tan yardım dilenilir, hadisi sahih midir?... 8 Ümmetimden bana yakın olan; benim soyumdan gelen değil, yolumdan gidendir, anlamında bir hadis var mıdır?... 9 Ebu Bekir ve Ömer cezbeye tutulmuyordu, rivayeti sahih midir?... 9 Namazda Türkçe dua etmenin bir sakıncası var mıdır? İhtiyaç olmadan birinden bir şey istemek haram mıdır? Orak hücreli kansızlık (anemi) hastalığının sıtmaya dirençli olduğu belirtiliyor. Evrimciler bunu yararlı mutasyon, dolayısıyla evrim olarak ileri sürüyorlar. Bu doğru mudur? Kansızlık veya anemi, bir kan hastalığıdır. Bu hastalığın sebebi, normal bir hemoglobin molekülündeki 574 amino asitten bir tanesinin yerini başka bir amino asitin almasıdır. Bu hastalıkta alyuvarlar görevini yapamamaktadır. Bu hastalık, alyuvarların fazla miktarda olan tahribi, erimesi ile karakterizedir. Bugün bilinen 25 kadar farklı amino asit vardır. Her bir proteinde belli sayıda amino asit bulunmaktadır. İnsan kanındaki alyuvarlar hücrelerinde hemoglobin, oksijen taşımakla vazifeli bir proteindir. Hemoglobinin beta zincirinde 574 adet amino asit bulunmaktadır. Bu sayının kesinlikle 574 olması icap eder. Şayet bu molekülde bir eksik veya bir fazla amino asit bulunsa, yani 573 veya 575 adet amino asit olsa, o proteinden istenilen vazife sağlanamaz. Ayrıca, 574 adet amino asitin her biri belli bir sırada bulunması lazımdır. Yani her bir amino asitin yeri bellidir. Mesela, hemoglobinin beta zincirinin altıncı sırasında glutamat diye adlandırılan amino asit bulunur. Glutamat yerine, bir diğer amino asit olan valin geçecek olsa, her şey alt üst olur. Yani 574 amino asitin sadece bir tanesinin yerine başka bir amino asit geçmiş, neticede orak hücreli kansızlık (anemi) hastalığı ortaya çıkmıştır. Bu hastalık, kanla alakalı birçok problemleri de peşinden getirir. Böyle kan hastalığına sebep olan bir mutasyonun faydalı addedilmesini anlamak mümkün değildir. Şayet bu hastalığın sıtmaya direnç sağladığı doğru ise, yine bu mutasyon faydalı kabul edilemez. Çünkü, anemiyi tedavi mümkün değildir. Ama sıtmadan, bilinen mücadele metotlarıyla korunmak mümkündür. Evrimcilerin, böyle hastalığa sebep olan bir mutasyona yapışmaları ve ondan evrim için medet ummaları, onların evrim için ileriye sürdükleri tesadüf ve tabiat delillerinin artık işe yaramadığını ve onların bu noktada tükendiklerini ve bittiklerini göstermektedir. Anemi hastalığı, evrimcilerin iddialarının aksine, yaratılıştaki inceliği, hassasiyeti, kâinatta hiçbir şeyin tesadüf ve gelişigüzel olmadığını, her şeyin son derece planlı ve programlı bir şekilde yürütüldüğünü göstermektedir. Şekil - İnsanda, kanda yer alan ana hücrelerden en önemlisi olan alyuvarların elektron mikroskobu altında çekilmiş resmi. Yuvarlak olanlar normal alyuvarlardır. Sağda yer alan hücre ise, orak hücreli anemi (kansızlık) hastalığında alyuvarın hilal şeklini alan durumu görülüyor. 3 Ana babaya itaat ömrü uzatır, yalan rızkı eksiltir. Allah'ın mahlukatı üzerinden iki kazası vardır. Kaza-ı muhdes, Kaza-i Nafiz hadisini izah eder misiniz? Önce şunu belirtelim ki, İslam kaynaklarında bu iki kavram fazla kullanılmamaktadır. Bununla beraber, Kaza kelimesinin sözlük anlamı, bir şeyi muhkemleştirmek, sağlam yapmak ve belli yönde uygulamaya koymaktır(bk. Lisanu l-arab, KDY maddesi). Kaza-i Nafiz, bu anlamın bir detaylandırılmasıdır. Yani, Nafiz kelimesi, bir şeyi belli bir yönde nafiz kılmak (uygulamaya koymak, geçerli kılmak) anlamına gelir ki, bu zaten Kaza kelimesinin anlamı içindedir. Buna göre kaza-i Nafiz, Allah ın -ilminin bir nevi olan-kader programında yer alan ilgili hükmün ilahi irade ve kudret tarafından varlık aleminde tahakkuk ettirilmesi manasına gelir. Kaza-i Muhdes ise, sonradan var edilen hüküm anlamına gelir. Ancak Ramuzu l-aahadis teki ifadeden anlaşılıyor ki, Bu iki kavram farklı kullanılmıştır. Bu açıdan bakılırsa, sanki, Kaza-i Nafiz kavramı, Allah ın mutlak kudretiyle dilediği anda gerçekleştirdiği şeyler için kullanılmıştır. Kaza-i Muhdes ise, yaratılmış bir varlık olan insanların iradeleri ve sebeplerin hikmetini göz önünde bulunduran bir hükme işaret edilmiştir. Yani, muhdes(sonradan yaratılan) ifadesiyle zaman içerisinde uygun görülen ve bazen de insanların iradesi doğrultusunda verilen karardır. Örneğin din imtihanında hayır ve şerlerin yaratılması insanların cüzi iradelerini kullanmalarından sonra olur. - Nafiz ve Muhdes kelimelerinin sözlğk anlamlarına bakarak bu iki kavramı şöyle de değerlendirmek mümkündür: Kaza-i Nafiz: Allah ın mahlukları için takdir ettiği hükmünün tamamlandığını ifade eder. Mesela: evrenin varlığı, güneşin varlığı, Ahmed Mehmed in varlığı gibi nesnelerin dış alemde varlığı tahakkuk eden kısmı, Kader program içerisinde KAZA halinde uygulanması tamamlanan kısmı Kaza-i Nafizdir. Kaza-i Muhedes ise, hakkında takdir edilen ancak daha uygulama sahasına konulmayan ve eşyanın ileride KAZA halinde var edilecek olan yönünü bir Kaza-i muhdestir. Buna daha açık bir misal verecek olursak, güneşin bu gün doğması, bir kaza-i nafizdir. Yarın doğacak olması ise bir kaza-i muhdestir. Kader konusu sitemizde -değişik sorular münasebetiyle- defalarca ve oldukça detaylı bir şekilde işlendiğini düşünüyoruz. EK BİLGİ: Kader bir açıdan iki şekilde düşülen bir hakikattir. Birincisi: Dualar, sıla-yı rahim, sadaka, anne-babaya itaat gibi hayırlı vesilelerle değişebilen kader formu. Bu kaderden maksat, Allah ın levh-i mahfuzda ve bir kısım elvah-ı kaderiyede yazdığı şeylerdir. Bunlardan bir kısmı, meleklerin dahi değişip değişmeyeceğini bilmediği bir konumdadır. Diğer bir kısmı ise, meleklerin değişeceğine dair -deyiş yerindeyse- ince dipnotları okuyabildiği tablolar. Levh-i Mahfuzda veya melekler tarafından yazılı olan ecelin/kaderin belli şartlara dahilindedeğişmesi mümkündür. Buna Ecel-i kaza denir. Levh-i mahfuzda ve bir kısım elvah-ı kaderiyede yazılı olan kaderin bazı hikmetlerle değişebileceğine dair Kur an ın-meal olarakifadesi şöyledir: Allah, dilediği hükmü iptal eder, dilediğini sabit bırakır. Ana kitap O nun yanındadır (Rad, 13/39). 4 Herhangi bir canlının ömrünün uzaması veya kısaltılması mutlaka bir kitapta yazılıdır. Bütün bunlar elbette Allah a pek kolaydır (Fatır, 35/11) mealindeki ayette de, ömrün-normal tabii seyrinden- daha kısa veya daha uzun olabileceği ifade edilmiştir ki, bu da değişebilen kaderin bir yansımasıdır. Sadaka verin; hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Muhakkak ki sadaka, gelen arazları, marazları/hastalıkları geri çevirir. Sadaka aynı zamanda ömrünüzün uzamasına, iyiliklerinizin katlanmasına vesile olur (Kenzu l-ummal, h. No: 16113) anlamına gelen hadislerde de bu gerçeğe işaret edilmiştir. -Demek ki mutlak olmayan, bilakis bazı şartlarla mukayyet olan bir kısım mukadderat- şartları yerine gelmediği için-(mesela. sadaka verilmediği için dua yapılmadığı için) vuku bulmayabilir(krş. Nursi; Lemalar, 104). İkincisi: Allah ın ilminde yer alan kaderdir ki, asla değişmez. Buna ecel-i müsemma/kader-i müsemma veya Ecel-i mübrem/kader-i mübrem denilir. Cennette Allah'ı görmek nasıl olacaktır. Allah görülecekse bir zaman ve mekan da olmaz mı? Ehl-i sünnet alimlerinin ittifakıyla insanlar cennette Allah ın cemalini görürler. Ancak bu görmenin şekli belirsizdir. Allah şu adan nasıl bütün zaman ve mekânlardan münezzeh ise, orada da yine bunlardan münezzehtir. Allah, insanları ve başka varlıkları belli bir zamanda ve belli bir mekânda yaratıyor. Ve bu hiç bir zaman Allah ın zaman veya mekânın içine girdiği anlamına gelmez. Cennette de insanların Allah ı görmesi, onu belli bir zamna-mekân veya frekans alanına sokacağı manasına gelmez. Kaldı ki Allah ın görülüceği ehl-i sünnetçe kesin olmakla beraber, nasıl görüleceği ise bilinmemektedir. Bizim kanaatimize göre, Allah ın mahiyeti hiç bir zaman bilinmez ve böyle bir tarz görme de tahakkuk etmez. Cennette rü yet yani Allah ı görme olacak mıdır? Rü yet hakkında İslâm alimlerinin görüşü nasıldır? Bilgi almak için tıklayınız. 5 Mezar soygunculuğunun hükmü ve cezası nedir? - Günümüzde kefen bezi önemli bir eşya sayılmadığı için, mezar hırsızlığı daha çok altın diş ve bedene takılan kalb takviye aracı gibi bazı kıymetli tıbbî malzemeleri çalmak amacıyla da yapılabilir. - Mezar soygunculuğu hem Allah hakkına hem de kul hakkına giren bir günahtır. Böyle bir günahı işleyen kişi, tövbe etmelidir. Ayrıca, mezar sahibinin varisleriyle helalleşip soygunculuk yaptığı kişiye dua etmeli, onun adına hayır yapmalıdır. Peygamber Efendimiz (asm), Allah, mezar soyguncusu erkeğe de, mezar soyguncusu kadına da lânet etsin. buyurmuştur. (bk. Muvatta, Cenâiz 44; Feyzu l-kadîr, 5/271) - Hanefi mezhebine göre, Kabir/kefen soyguncusu (Nebbaş) hakkında el kesme cezası uygulanmaz. Çünkü mezar, el kesmenin şartlarından bir olan koruma dan mahrumdur. Korunma altında olmayan bir malı çalan kimsenin ise eli kesilmez. - Maliki, Şafii, Hanbeli ve Hanefi mezhebinden İmama Ebu Yusuf a göre mezar soyguncusunun eli kesilir. Çünkü kabirdeki kefenler, ölüye ait mal olup, kabir onun koruması anlamına gelir. Hz. Aişe nin Ölülerimizin hırsızı, dirilerimizin hırsızı gibidir şeklindeki sözleri de bu hükmü desteklemektedir. (bk. Zeylaî, Nasbu'r-raye, 3/366) Beyhaki nin bir rivayetine göre, peygamberimiz: Kabir soyan kimsenin elini keseriz buyurmuştur. - Şafii mezhebine göre, kabir soyan kimsenin elinin kesilmesi için soyulan kabrin mezarlıkta olması gerekir. Şayet, soyulan kabir mezarlığın dışında, tek başına bir yerde gömülmüşse, onu soyanın eli kesilmez. Çünkü bu durumda kabir koruma altında sayılmaz. (bk. V. Zuhaylî, el- Fıkhu l-islamî, 6/113) - Hakkında hadd (belli bir ceza) bulunmayan suçlar için, bir ceza tayin etmek devletin yetkisindedir. Tazir denilen bu ceza, maslahata göre devletin uygun göreceği, teşhir, hapis, değnek, para cezası gibi şeyler olabilir. Özetle: Alimlerin cumhuruna göre, kabir soyan kimsenin eli kesilir. Fetva da buna göredir, maslahat da bunu gerektirir. İlave bilgi için tıklayınız: NEBBÂŞ Sorularla İslamiyet 6 Hz. Adem, Allah'ın ahdini unuttu mu, yoksa unutmadı mı? Ta Ha suresinin 115. ayetinde geçen Nesiye kelimesine farklı anlamalar verilmiştir. İbn Abbas ve Mücahid e göre bu kelime unutmak değil, terk etmek anlamına gelir. (Taberi, ilgili ayetin tefsiri) Buna göre ayetin manası: Doğrusu Biz daha önce Âdem e de (şeytanı düşman bilip ona uymaması konusunda) vahiy ve emir vermiştik, ne var ki o ahdi/emrimizi terk etti, onda bir azim bulamadık şeklinde olur. İbn Zeyd e göre, Nesiye kelimesi aslı anlamında olup unutmayı ifade eder. Buna göre ayetin manası şöyle olur: Doğrusu Biz daha önce Âdem e ( Ey Âdem! Bu şeytan senin ve eşinin düşmanıdır. Dikkat edin ki, sizi cennetten çıkarmasın şeklinde) vahiy etmiş ve emir vermiştik, ne var ki o bu ahdi unuttu, onda bir azim bulamadık. Bir diğer rivayete göre İbn Abbas, insana insan denmesinin hikmetini, Âdem in Allah ın ahdini unutmasıdır şeklinde açıklar. (Taberi, a.y.) Genel bir değerlendirme çerçevesinde diyebiliriz ki; Hz. Âdem in ahdi unutması, onun şeytanın dediklerine bilinçli bir şekilde uymasına aykırı değildir. Çünkü, unutulan şey şeytanın düşman olduğu hususudur. Bu sebeple, onun şeytanın düşman olduğuna dair Allah ın tavsiyesini unutması, onun şeytanın dediklerine bilerek uymasına aykırı değil, hatta daha da pekiştiricidir. Çünkü, Hz. Âdem in şeytana uyması, onun dediklerine kanmasından kaynaklanmıştır. Onun sözlerine kanması ise, onu gerçekten nasihat eden bir dost gibi görmesinden ileri gelmiştir. Şeytanı dost gibi görmesi ise, onun azgın bir düşman olduğuna dair Allah ın tavsiyelerini unutmasından kaynaklanmıştır. Demek ki, Hz. Adem in şeytanın, kendisine düşman olduğunu unutması, ona kanmasına yol açmış ve bu da onun bilinçli bir şekilde şeytanın desiselerine kapılmasını sağlamıştır. Denilebilir ki, Kur an da Hz. Adem in özrünün kabul görmesinin önemli bir sebebi, onun AHD i unutmasıdır. Buna mukabil, onun suç işlediği ne dair ifadeler ise, bilinçli bir şekilde şeytana kanması ve ona uymasıdır. 7 Benimle yardım dilenilemez, Allah'tan yardım dilenilir, hadisi sahih midir? İbn Teymiye, bu hadis rivayetiyle ilgili olarak şöyle der: Bazı kimseler, hu hadis rivayetine dayanarak Hz. Peygamberden (vesilelik bağlamında) yardım dilenemeyeceğini söylerler. Bu yanlıştır. Bunun manası şudur: Allah tan başka kimsenin güç yetirmediği konularda Allah tan başkasından yardım dilenmez. Yoksa, sahabe, Hz. Peygamberden dua istiyorlar ve onu vesile kılarak Allah ın yağmur yağdırmasını talep ediyorlardı. Buhari de geçtiği üzere, İbn Ömer şöyle demiştir: bazen Hz. Peygamber yağmur için dua ederken, ben onun mübarek yüzüne bakıyor ve Şairin (Ebu Talib in) söylediği: Bulut onun yüzsuyu hürmetine yağmur indirir. şiirini hatırlardım. (bk. İbn teymiye, Mecmuu l-fetavî, I/ ) Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, İbn Teymiye Taberani de yer alan bu rivayeti sahih kabul ediyor ve yanlış anlaşılmaması için de açıklamalarda bulunuyor. Nitekim aynı yerde bu konuyla ilgili olarak şunları söyler: Günahları affetmek, kalplere hidayet vermek, yağmur yağdırmak, bitki bitirmek gibi ancak Allah ın yapabileceği konularda Allah tan başkasından yardım dilenmez. Tabrani deki hadisi bu şekilde anlamak gerekir. Yoksa, Hz. Peygamberden şefaat dilenmez, yağmur için vesile yapılmaz demek yanlıştır. (bk. a.y) Heysemi de Taberanî nin bu rivayetinin senedinin sahih olduğunu belirtmiştir. (bk. Zevaid, h.no.17276) Ancak bu rivayette yer alan İbn Lehia zayıf bir ravidir. Fakat Heysemi, onun rivayetinin de hasen sayılabileceğine işaret etmiştir. (a.y.) Aynı hadis rivayeti İbn Hanbel de de yer almıştır. Ancak oradaki ifade şöyledir: Ubade b. Samit anlatıyor: Biz bir yerde otururken, Hz. Peygamber bize doğru geldi. Ebu Bekir: Resulullah geliyor; ayağa kalkalım ve o münafığa karşı ondan yardım isteyelim dedi. (Onun sözlerini işiten) Resulullah: Benim için ayağa kalkılmaz, Allah için kalkılır buyurdu. (bk. Ahmed b. Hanbel, h.no: 22707) Burada da görüldüğü gibi Resulullah ın tevazuu vardır. Kanaatimizce, Hz. Peygamberin kimsenin kendisi için ayağa kalkmasını istemediği bilinmekle beraber, bu hadisi şöyle de anlamak gerekir: Bir insanın önünden kalktığınız zaman, onun büyüklüğünü düşünüp kalkmayın; ona bir ikram olarak sırf Allah için kalkın. Çünkü, İslam literatüründe, alim ve salih kimselere karşı ayağa kalkmanın müstehap olduğu bildirilmiş ve bu eylem de, önünden kalkılan kişinin -makam-mevki ve nüfuzunun- büyüklüğü nazara alınarak değil, ona bir ikram olarak yapılmasının gereğine işaret edilmiştir. (bk. İbn Hacer, Fethu l-bari, 11/50) Keza Hz. Peygamberin kızı Hz. Fatıma yı ayağa kalkarak karşıladığı bilinmektedir. (İbn Hcer, a.y.) İmam Gazali nin dediği gibi, Kişiye İkram olsun diye kalkmak caizdir, ona fazla tazim maksadıyla kalkmak mekruhtur. (İbn Hcer, a.y.) Alimler, salih, hayır hasenat sahibi kimselerin önünden kalkmakta bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir.(ibn Hacer, a.y.) İmam Nevevi de ehl-i ilim, ehl-i salah, akraba, yaşlı kimselerin önünden - ikram olsun diyekalkıp saygı göstermenin müstehap olduğunu belirtmiştir. (Nevevî, el-ezkar, 1/268) 8 Ümmetimden bana yakın olan; benim soyumdan gelen değil, yolumdan gidendir, anlamında bir hadis var mıdır? - Sorudaki şekliyle bir hadis rivayetine rastlayamadık. İnternet ortamında buna benzer alıntılar varsa da, kaynak verilmemiştir. - Hz. Enes den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber e (asm), Al-i Muhammed kimlerdir? diye soruldu, o da: Her takva sahibi olan kimsedir. buyurdu ve ilave olarak da Allah ın velileri ancak takva sahibi olan kimselerdir. (Enfal, 8/34) ayetini okudu. (Taberanî, el-evsat, 3/338/ h. no: 3332) Ancak bu rivayetin senedinde yer alan Nuh b. Meryem zayıf bir ravidir. (bk. Mecmau z- Zevaid, h. no: 17946) - Doğru rivayetlerin yanında, yanlış bilgilerin de bulunduğu Nehcü l-belağa isimli eserde, Hz. Ali ye ait olduğu söylenen şöyle bir söz vardır: Muhammed'in (asm) gerçek dostu, isterse soyu ona ulaşmasın, Allah'a en fazla itaat edenidir. Muhammed'in (asm) düşmanı da, isterse soyu ona ulaşsın, Allah'a isyan edendir. Ebu Bekir ve Ömer cezbeye tutulmuyordu, rivayeti sahih midir? Amir b. Abdullah b. Zubeyr den nakl edilen rivayeti Taberanî de geçer. İçinde yer alan Abdullah b. Musab b. Sabit zayıf bir ravi olduğundan hadis zayıf kabul edilmektedir. (bk. Mecmau z-zevaid, Kahire, 1414/1994, X/220) Bununla beraber, cezbe ve kendinden geçme hali, çok büyük bir velayet kriteri değildir. Bilakis, Sahabe gibi imanı güçlü olanların meşrebinde bu durumlar pek görünmez. İmanın kuvvetine paralel olarak manevi kişilikleri de kuvvetlendiği için sahabede aşırı duyarlılık olmamıştır. Abdullah b. Zubeyr bu durumu seslendirmiştir. Bu gerçek, sahabe derecesinde olmayanların gösterdikleri durumların mutlaka yanlış olduğu anlamına da gelmez. Yete ki, riyakârlık ve gösteriş olmasın. İlave bilgi için tıklayınız: CEZBE 9 Namazda Türkçe dua etmenin bir sakıncası var mıdır? - Namaz, Fatihasıyla, tekbirleriyle, tahmidleriyle, tesbihleriyle, teşehhüdüyle ve sonundaki dualarıyla Arapça bir ibadettir. Hz. Peygamber (asm): Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın. (Buhari, Ezan, 18) buyurmuştur. Onun Arapça kıldığında şüphe yoktur. - Allah ın ve resulunun namazlarla ilgili kullandığı ifadeleri göz önünde bulundurmak iman şuurunun bir gereğidir. - Artık Kur ân dan kolayınıza gelen miktarı okuyun. (Müzzemmil, 73/20) mealindeki ayette yer alan ifadenin namazla ilgili olduğu hususu en önde gelen yorumlar arasındadır. (bk. Taberi, Maverdi, razi, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri) - Bu ayete dayanarak alimler namazda Kur an dan bazı ayetlerin okunmasını farz görmüşlerdir. Fatihasız namaz olmaz manasına gelen bir hadis rivayetine dayanarak, namaz kılarken Kur an dan Fatiha suresinin farz olduğunu söyleyenlerin yanında bunun vacip olduğunu söyleyenler de olmuştur. (krş. İbn Aşur, a.y.) - Bunun konumuzla ilgili yönü şudur: Allah, namaz kılarken, Kur andan okuyun buyuruyor. Kur an ise Arapça dır. Öyleyse, namazda Türkçe okunacak bir ayet meali Kur an olmadığına göre, onunla namaz da olmaz. - Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, Elfaz-ı Kur'aniye (Kur an ın lafızları) ve tesbihat-ı Nebeviyenin lafızları (Hz. Peygamberden rivayet edilen tesbihlerin, duaların) lafızları camid libas değil; cesedin hayatdar cildi gibidir, belki mürur-u zamanla (zaman içinde) cild olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cild değişse, vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi elfaz-ı mübarekeler, mana-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise, değiştirilmez. (Mektubat, 340) Evet nasıl İmam-ı A'zam demiş: Lâ ilahe illallah, tevhide alem ve isimdir. Biz de deriz: Kelimat-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim (alamet ve özel isim) hükmüne geçmişler. Alem (özel isim) gibi, mana-yı lügavîsinden ziyade, mana-yı örfî-i şer'îsine bakılır. Öyle ise, değişmeleri şer'an mümkün değildir. (Mektubat, 341) 10 İhtiyaç olmadan birinden bir şey istemek haram mıdır? Hadika isimli kitap İmam Birgivi'nin Tarikat-ı Muhammediyye isimli tasavvufi eserinin şerhidir. Eser daha çok tasavvufi yorumlar içermekte olup bir fıkıh kaynağı veya fetva kitabı değildir. Aktardığınız satırlarda kasdolunan manayı daha iyi anlayabilmek için bu ibareleri kitabın bütünlüğü içerisinde değerlendirmek uygun olacaktır. Soruda geçen konu, ihtiyacı olmadığı halde dilencilik yapanlar ve bunu alışkanlık haline getirenler hakkındadır. Nitekim Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: Dilenmek ancak şu üç kişiye caizdir: (1) Toprağa yapıştıran fakirliğe uğrayana (son derece fakir düşene), (2) altından kalka
Similar documents
View more...
Search Related
We Need Your Support
Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

Thanks to everyone for your continued support.

No, Thanks